Bir Yerden Başka Bir Yere: Göçün Dört Dünyası

Dört dünya modeli üzerinden göç deneyimine varoluşçu bir bakış
Göç çoğu zaman bir adres değişikliği gibi anlatılır. Evraklar tamamlanır, kira sözleşmesi imzalanır, yeni bir dil öğrenilmeye başlanır. Bunlar göçün görünen ve yorucu tarafı. Ama insanın taşıdığı şey belgelerle eşyalarla sınırlı değil.
Alışkanlıklar, ilişkiler, kendine dair kurduğu cümleler, ait hissettiği yerler, inandıkları... Hayatı farkına varmadan ayakta tutan ne varsa göçle birlikte yeniden şekillenir. Ben göçü bu yüzden coğrafi bir geçişten çok, insanın dünyayla ilişkisinin değiştiği varoluşsal bir deneyim olarak düşünüyorum.
Bu deneyimi anlamak için Emmy van Deurzen’in dört dünya modelini kullanıyorum. Model insan varoluşunu dört boyutta ele alır: fiziksel dünya (Umwelt), sosyal dünya (Mitwelt), kişisel dünya (Eigenwelt) ve manevi ya da anlam dünyası (Überwelt). Bu dünyalar iç içedir, birinde yaşanan değişim ötekileri de etkiler. Göçte çoğu zaman biri diğerlerinden daha güçlü sarsılır.
Bedenin alışık olmadığı dünya
Yeni bir yere çoğu zaman zihinden önce beden varır. Havanın nemi, gün ışığının süresi, sokakların kokusu, yiyeceklerin tadı, günün ritmi değişir. Daha önce düşünmeden yaptığınız işler, markete gitmek, toplu taşımaya binmek, bir kuruma başvurmak, kuralını bilmediğiniz bir dünyada yol bulmaya dönüşür. Sonuç çoğu zaman yorgunluk, bozulan uyku, tarif edilemeyen bir huzursuzluktur.
Heidegger’in “dünyada-olmak” dediği şey tam buraya oturuyor: İnsan çevresinden bağımsız, kendi içine kapalı bir özne değildir. İçinde yaşadığı dünyayı alışkanlıkları ve gündelik ilişkileri aracılığıyla tanır. Göç bu tanıdıklığı koparır. İnsan yeni bir çevreye alışmaya çalışırken aynı zamanda orada nasıl yaşayacağını henüz bilmemeye de katlanır.
Bu herkeste aynı sürede geçmez. Kimi insan yeni çevreye hızla yerleşir, kimi için gündelik hayatın yeniden tanıdık olması yıllar alır. Ama bir noktada bir sokak size tanıdık gelmeye başlar, bir kafede sizi tanıyan biri olur. Yeni bir yerde hayat çoğu zaman bu küçük aşinalıkların üzerine kurulur.
Başkalarının gözünde
Sosyal dünyadaki değişim yalnızca geride bırakılan insanlarla ilgili değil. Yeni yerde başkalarının sizi nasıl gördüğüyle de ilgili.
İnsan kendini yalnızca kendi gözünden tanımaz. Ailesinin, arkadaşlarının, meslektaşlarının gözünde bir yeri vardır. Çocukluğundan beri tanıyan insanlar, açıklama gerektirmeyen şakalar, paylaşılmış anılar bu yerin parçasıdır. Göçle bunların çoğu uzaklaşır ve insan kendini baştan anlatmak zorunda kalır. Kendi dilinde hızlı ve esprili biri yeni dilde sessiz ve temkinli görünür. Mesleğinde yıllar geçirmiş biri diplomasının tanınmasını beklerken kendini mesleğinden uzak bir yerde bulur.
Sartre’ın başkasının bakışı üzerine söylediği, bu noktada işe yarıyor: Başkalarının bizi nasıl gördüğü, kendimizle ilişkimizi de biçimlendirir. Yeni bir toplumda insan kendi hikâyesini anlatma fırsatı bulamadan bir kategoriye yerleştirilebilir. Yabancı olmak, aksanla konuşmak, başka bir kültürden gelmek çoğu zaman kişinin geri kalan her şeyinin önüne geçer.
Göçün sosyal dünyada yalnızca kayıp getirdiğini söylemek de doğru olmaz. Yeni ilişkiler, başka kültürlerle karşılaşmalar kişinin dünyasını genişletir. Ama bu genişleme yalnızca kişinin çabasına bağlı değil. İçinde yaşadığı toplumun tutumu, hukuki statüsü, ekonomik imkânları ve sosyal desteği en az onun kadar belirleyici. Kimi insan iki dünya arasında kendine geniş bir yer açar, kimi yıllarca ikisinin de tam içinde olamamanın yalnızlığını taşır.
Kendimizle kurduğumuz ilişki: Ben kimim?
Bence göçün en az görünen, ama en ağır sarsıntısı burada.
Kim olduğumuza dair düşüncelerimiz yalnızca iç özelliklerimizden oluşmaz. Mesleğimiz, ilişkilerimiz, çevremiz, yıllar içinde edindiğimiz roller de bu tanımın parçasıdır. Göç bunların bir kısmını belirsizleştirir. Bir ülkede tanınan meslek bir başkasında yeniden kanıt ister, ailedeki alışılmış rol mesafeyle değişir. İnsan kendini tanımlarken kullandığı bazı özelliklerin yeni hayatında aynı karşılığı bulmadığını fark eder ve geriye rahatsız edici bir soru kalır: Beni tanımlayan şeyler değiştiğinde ben kimim?
Varoluşçu bakışta kimlik bir kez oluşup tamamlanan bir yapı sayılmaz. İnsan seçimleri, ilişkileri ve karşılaştığı koşullarla kendini sürekli yeniden anlamlandırır. Ama bu, değişimin kolay ya da istenen bir şey olduğu anlamına gelmez. Göç eden insan bir yandan geçmişini ve kendine ait olanı korumak ister, bir yandan yeni bir hayat kurmak için bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kalır. Çoğu zaman gerilim eski ile yeni arasında değil, geçmişteki kendine sadakat ile bugünün koşullarında yaşayabilmek arasındadır.
Sartre’ın özgürlük anlayışı insanın kendini yalnızca koşullarıyla tanımlamak zorunda olmadığını söyler. Ama bu özgürlük koşulların koyduğu sınırları kaldırmaz. Göç bazen yeni seçim alanları açar, bazen daha önce hiç karşılaşılmamış sınırlar getirir.
Bu yüzden göçü yalnızca yeniden keşfetmek ya da daha güçlü bir benlik kurmak üzerinden anlatmak bana yetersiz geliyor. Bazı insanlar zamanla eski ve yeni hayatlarını bir araya getirir. Bazıları için iki hayat arasındaki mesafe uzun süre hissedilmeye devam eder. Bu iki durum birbirini dışlamaz da: İnsan yeni hayatından memnun olurken geride bıraktığı kendini özleyebilir, yeni imkânlara kavuşurken kaybettiklerinin yasını tutabilir. Önemli olan, bence, mutlaka yeni bir kimlik kurmak değil, değişen koşullar içinde kendinle nasıl bir ilişki kurabildiğindir.
Anlamın yeniden sorgulandığı yer
Modelin son boyutu anlam ve değerlerle kurulan ilişkidir.
İlk dönemde gündelik hayatın pratik gereklilikleri her şeyin önüne geçer: ev bulmak, ekonomik düzen kurmak, yeni bir dilde iletişim kurmak, mesleki hayatı yeniden düzenlemek. Zaman ve enerjinin çoğu buraya gider. Sonra başka sorular gelir. Buraya gelmek benim için ne anlama geliyor? Geride bıraktıklarımla burada kurduğum hayat arasında nasıl bir bağ var? Nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?
Bu soruların ortaya çıkması kişinin kararından pişman olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi isteğiyle verdiği bir kararın ardından da kayıp, belirsizlik ve yabancılık yaşayabilir. Yeni bir toplumsal ve kültürel çevre, daha önce düşünülmeyen değerleri görünür kılar ve insan hangi alışkanlıklarını sürdürmek istediğini, hangilerinin artık kendisine karşılık gelmediğini sormaya başlar.
Göçün herkeste daha derin bir anlam arayışına ya da kişisel dönüşüme yol açtığını da söylemiyorum. Kimi için göç yeni bir hayatın imkânlarıyla anlam kazanır, kimi için ekonomik zorunlulukların, ailevi koşulların ya da geride bırakılması gereken bir hayatın sonucudur. Aynı deneyim farklı insanlar için çok farklı şeyler ifade eder. Bu yüzden göçün anlamını yalnızca vardığı noktaya bakarak değerlendiremeyiz. İnsan doğru olduğuna inandığı bir kararın güçlüğünü yaşayabilir, geride bıraktıklarını özlerken yine de bulunduğu yerde kalmak isteyebilir, yeni hayatına alışmış olsa bile eskisiyle ilişkisini yeniden düşünmeye devam edebilir.
Bir yaşamın anlamlı olması, bütün çelişkilerinin ortadan kalkmasını gerektirmez.
Son olarak
Göç yalnızca geride bırakılanla ya da yeni kurulan hayatla ilgili değil. İnsan alıştığı dünyanın dışına çıktığında kendisiyle, başkalarıyla ve hayatına anlam verenlerle kurduğu ilişkiyi baştan düşünmek zorunda kalır. Kimi için bu yeni ihtimallerin açıldığı bir süreçtir, kimi için uzun süre taşınan kayıpların. Çoğu zaman ikisi iç içedir ve ayırmak mümkün olmaz.
Göçü yalnızca uyum becerisiyle değerlendirmek, deneyimin en önemli yanlarını kaçırmak demek. Göç eden biriyle çalışırken sorduğum şey, ne kadar çabuk uyum sağladığı değil, geride bıraktığı dünyayla ve şimdi içinde bulunduğu dünyayla nasıl bir ilişki kurabildiğidir.
Dilay Akcan Dinç
Uzm. Klinik Psikolog / Psikoterapist
Daha fazla okumak isteyenler için
Deurzen, E. van. (2012). Existential counselling & psychotherapy in practice (3rd ed.). Sage Publications.
Heidegger, M. (2008). Varlık ve zaman (K. H. Ökten, Çev.). Agora Kitaplığı. (Orijinal eser 1927’de yayımlandı).
Sartre, J-P. (2009). Varlık ve hiçlik: Fenomenolojik ontoloji denemesi (T. Ilgaz ve G. Çankaya Eksen, Çev.). İthaki Yayınları. (Orijinal eser 1943’te yayımlandı).



Yorumlar